İnsan ne zaman bu kadar insanlıktan çıktı?
Dünya yorgun…
Ama asıl yorgun olan, insanların vicdanı..
2026’ya artık saatler kalırken yaşadığımız kriz artık ekonomik, siyasal ya da teknolojik değil; açıkça ahlaki bir çöküş ile karşı karşıyayız. Savaşlar, yoksulluk, adaletsizlik ve yalan artık olağan haber başlıkları haline geldi. Asıl tehlike de tam burada başlıyor; İnsan, olana bitene alışıyor. Alışmak ise kötülüğün en konforlu biçimidir.
Bugün insanlık, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar “bilgili”, fakat aynı ölçüde düşüncesiz. Bilgi çoğaldıkça hikmet azaldı; iletişim arttıkça anlam yoksullaştı. Herkes konuşuyor ama kimse duymuyor. Herkes haklı, kimse sorumlu değil.
Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey, artık istisna değil; sistemin kendisi hâline geldi. Kötülük, bağırmıyor; sakince işliyor. Üniforma giymiyor; takım elbise giyiyor. Emir vermiyor; “normalleştiriyor”. İnsanlar artık kötülük yapmıyor bile — sadece itiraz etmiyorlar.
Belki de en tehlikelisi bu.
İnsan, tarihte ilk kez bu kadar konforlu ama bu kadar kayıtsız. Acı, ekranın diğer ucunda kaldığında vicdan da mesafesini koruyor. Ölüm sayıya, yoksulluk istatistiğe, adaletsizlik ise siyasi bir görüşe indirgeniyor. Böylece ahlâk, ortak bir zemin olmaktan çıkıp bir “taraf” meselesine dönüşüyor.
Din ise bu çöküşten nasibini fazlasıyla aldı. İnanç, insanı sorumluluğa çağırması gerekirken; güç, çıkar ve tahakküm diliyle kirletildi. Tanrı adına konuşanlar çoğaldı, ama merhamet azaldı. Oysa kutsal olan, insanı yüceltmeliydi; ona hükmetmenin aracı olmamalıydı.
Bu noktada sormak gerekiyor:
İnsan ne zaman bu kadar kolay vazgeçti birbirinden?
Oysa dünya hala güzel. Çünkü güzellik, sistemlerde değil; insanın tekil eyleminde yaşar. Birinin acısını gerçekten duyabilmekte, bir başkasını “öteki” olmaktan çıkarabilmekte… Bunlar hala mümkün. Ve belki de bu yüzden hala umut var.
Ancak bu umut, pembe bir iyimserlik değil. Umut; etik bir direniştir. İnsan olma ısrarıdır. “Herkes böyle yapıyor” cümlesine karşı sessiz bir başkaldırıdır.
2026, büyük kurtuluşların yılı olmayacak. Ama küçük vicdanların sessiz çoğalması mümkün.
Daha az bağıran, daha çok düşünen;
haklı olmaya değil, adil olmaya çalışan;
güçten değil, sorumluluktan yana duran insanlar çoğalabilir.
İnsanlık bir anda iyileşmeyecek.
Ama insan kalmayı seçenler oldukça, çürüme de mutlak olmayacak.
Asıl soru şudur:
Bu çağda insan kalmak hala bir seçenek mi, yoksa bir direniş biçimi mi?
Ve belki de 2026’ya dair tek gerçek umut şudur:
Hala bu soruyu soranlar var.
Bir de düşüncelerin yankı bulması kabul edilir olursa eğer, belki insanların içlerinin ısınmasına vesile olur.
İnsanların derin vicdanları ve sorgulayan zihinlerin sayısının artması 2026 yılı için en büyük umut olacaktır.
2026 yılı “SEVGİ YILI “ yılı ilan ediyorum!
Ben bunu insanı bir yakınlık, düşünsel bir yoldaşlık alıyorum ve çok kıymetli buluyorum. Karşılıklı saygı, düşünce ve duygu paylaşımıyla kurulan bağlarla dünyayı yaşanır kılalım.
Ne dersiniz?
Dostça selamlarımla,
Kamil Kopuz
Kkopuz53@gmail.com
The post 2026’ ya girerken first appeared on Hollanda Haberleri.

2 gün önce
4













Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·