İnsan, yaşam sahnesine çıplak bir benlikle çıkar. Ne bir unvanı vardır ne de taşıdığı bir maske. Duyguları içtendir, tepkileri doğaldır. Ancak zamanla ailesi, çevresi, eğitim sistemi ve toplum ona çeşitli roller yüklemeye başlar. Her rol yeni bir beklenti, her beklenti ise yeni bir maske üretir.
Çocukken “uslu ol”, gençken “başarılı ol”, yetişkin olduğunda ise “güçlü görün” denilir. İnsan, kabul görmek ve dışlanmamak için bu beklentilere uyum sağlamaya çalışır. Böylece farkına varmadan kendi yüzünün üzerine toplumun istediği yüzü yerleştirir.
Psikolog Carl Jung, insanın dış dünyaya gösterdiği bu sosyal yüzü “persona” olarak tanımlar. Persona, bireyin toplum içinde kabul görmek için taktığı maskedir.
Aslında bu maske belirli ölçüde gereklidir; çünkü insanlar toplumsal yaşam içinde farklı roller üstlenmek zorundadır. Ancak sorun, maskenin yüzün önüne geçmesiyle başlar. İnsan oynadığı role öylesine alışır ki zamanla gerçek benliğini unutabilir.
Modern insanın trajedisi tam da burada ortaya çıkar. Kendisi olmak yerine, başkalarının görmek istediği kişi olmaya çalışır.
Düşündüğünü söylemek yerine alkışlanacak sözleri seçer. İnandığını savunmak yerine çoğunluğun yanında görünmeyi tercih eder. Vicdanının sesini bastırırken toplumun sesini yükseltir.
Sosyolog Erving Goffman’a göre toplumsal yaşam büyük bir tiyatro sahnesine benzer. Hepimiz farklı ortamlarda farklı roller oynarız. İş yerinde başka, aile içinde başka, arkadaş çevresinde başka kimlikler sergileriz.
Ancak günümüzde bu sahne hiç olmadığı kadar büyümüştür. Sosyal medya sayesinde artık herkes sürekli seyirci karşısındadır.
Bugün insanlar yaşadıkları hayatı paylaşmaktan çok, paylaşabilecekleri bir hayat yaşamaya çalışıyorlar. Mutluluklar sergileniyor, acılar gizleniyor.
Başarılar büyütülüyor, başarısızlıklar örtülüyor. Filtrelenmiş fotoğraflar, özenle hazırlanmış cümleler ve kusursuz görünen hayatlar arasında gerçek insan giderek görünmez hâle geliyor.
Oysa maskeler yalnızca gerçeği gizlemez; aynı zamanda insanı kendisinden de uzaklaştırır. Sürekli rol yapan kişi bir süre sonra hangi düşüncenin kendisine, hangisinin oynadığı karaktere ait olduğunu ayırt edemez. Böylece insanın en büyük kaybı başlar: Kendini kaybetmesi.
Toplumların da bireylerden farklı bir kaderi yoktur. Gerçek sorunlarını konuşmak yerine süslü söylemlerin arkasına saklanan toplumlar, zamanla kendi maskelerine inanırlar. Adaletin yerini görüntü, erdemin yerini gösteriş, bilginin yerini sloganlar aldığında toplumsal çürüme kaçınılmaz olur.
Tarih boyunca ilerlemeyi sağlayanlar, kalabalığın alkışladığı maskeleri taşıyanlar değil; gerçeği söyleme cesareti gösterenler olmuştur. Çünkü değişim, insanların oynadıkları rollerden sıyrılıp kendi yüzleriyle konuşmaya başladıkları yerde başlar.
Belki de hayatın en önemli sorusu şudur:
Aynaya baktığımızda gördüğümüz kişi gerçekten biz miyiz?
Yoksa yıllar boyunca başkalarının beklentileriyle şekillendirdiğimiz, alkışlanmak uğruna büyüttüğümüz ve artık çıkarmaya cesaret edemediğimiz bir maske mi?
İnsan, kendisi olmayı başardığı gün özgürleşir. Toplumlar da ancak bireylerin maskelerinin arkasına saklanmayı bıraktığı ölçüde sağlıklı ve güçlü olabilirler. Çünkü hakikat, maskelerin ardında değil; insanın kendi yüzünde saklıdır.
Dostça selamlarımla,
Kamil Kopuz
Kkopuz53@gmail.com
The post TOPLUMSAL MASKELER first appeared on Hollanda Haberleri.

1 saat önce
14











Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·