Her sabah yeni bir güne uyanıyoruz.
Kimi zaman bunu sıradan bir alışkanlık gibi yaşıyor, takvimden kopan bir yaprağın daha geride kaldığını düşünüyoruz. Oysa takvimler yalnızca zamanı gösterir; hayatın değerini değil.
İnsan, çoğu zaman yılların omuzlarına yük olduğunu sanır. Oysa yük olan yıllar değildir; anlamsız yaşanmışlıklardır. Çünkü ömür, geçen zamanın uzunluğuyla değil, yaşanan zamanın derinliğiyle ölçülür.
Filozoflar yüzyıllar boyunca insanın en büyük servetinin ne olduğunu tartıştılar. Kimileri bilgi dedi, kimileri erdem, kimileri özgürlük…
Bana göre ise insanın en büyük serveti, her sabah yeniden başlayabilme cesaretidir.
Çünkü her yeni gün, bize verilmiş sessiz bir emanettir.
Dün söyleyemediğimiz bir sözü söylemek…
Kırdığımız bir gönülden özür dilemek…
Bir çocuğun gözlerinde umut olmak…
Bir yaşlının yalnızlığını paylaşmak…
Bir ağacın gölgesine teşekkür etmek…
Susuz kalmış bir canlının önüne bir tas su koymak…
Bütün bunlar, hayatın büyük kahramanlıkları değil belki; ama insan olmanın en güzel taraflarıdır.
Bugünün dünyasında insanlar başarıyı çoğu zaman makamla, servetle ve şöhretle ölçüyor. Oysa bunların hiçbiri insanın gerçek değerini belirlemeye yetmez. Çünkü servet el değiştirebilir, makam sona erebilir, alkışlar susabilir. Geriye ise yalnızca karakter kalır.
İşte bu yüzden Epiktetos, insanın kontrol edebileceği tek şeyin kendi ahlakı ve davranışları olduğunu söyler. Dış dünyanın gürültüsü karşısında insanın en güvenli limanı vicdanıdır.
Benzer şekilde Albert Schweitzer, “Hayatın amacı mutlu olmak değil, faydalı olmaktır.” derken insanın gerçek büyüklüğünün, başkalarının hayatına dokunabilmesinde saklı olduğunu hatırlatır.
Belki de bu yüzden yaş aldıkça insanın aynaya daha az, içine daha çok bakması gerekir.
Çünkü saçlarımızın beyazlaması bir kayıp değildir.
Asıl kayıp, merhametin eksilmesidir.
Yüzümüzdeki çizgiler zamanın izidir.
Ama kalbimizde oluşan katılık, ruhun yaşlanmasıdır.
Bugün yetmiş yaşına gelmiş biri olarak geriye baktığımda, hayatın bana öğrettiği en büyük hakikatin şu olduğunu görüyorum:
İnsan, dünyaya sadece yaşamak için gelmez.
İnsan, iz bırakmak için gelir.
Bıraktığımız izler ise attığımız imzalarda değil; dokunduğumuz yüreklerde saklıdır.
Bir öğrencinin hayatına kattığımız cesarette…
Bir dostun omzuna koyduğumuz elde…
Bir çocuğun gülümsemesinde…
Koruduğumuz bir ormanda…
Beslediğimiz bir sokak hayvanında…
Ve bizden sonra bile yaşamaya devam edecek güzel hatıralarda…
Belki de ölümsüzlük, adımızın taşlara kazınması değildir.
Asıl ölümsüzlük, yokluğumuzda bile iyiliğimizin konuşulmasıdır.
Çünkü insan öldüğünde nefesi kesilir; ama iyiliği yaşamaya devam edebilir.
Her sabah aslında görünmeyen bir soru bırakılır önümüze:
“ Bugün bu dünyayı, dünden biraz daha güzel bırakabilecek miyim”?
İşte bütün mesele budur.
Takvimden kopan yaprakların hesabını tutmak kolaydır.
Zor olan, geride bıraktığımız izlerin hesabını verebilmektir.
Bir gün hepimizin takvimi son yaprağına ulaşacak.
Ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız konuşulacak.
Kaç evimiz olduğu değil, kaç gönülde yer edindiğimiz hatırlanacak.
Ne kadar kazandığımız değil, ne kadar paylaştığımız anlatılacak.
İşte o gün geldiğinde ardımızdan söylenecek en güzel cümle, belki de şu olacaktır:
“İyi ki bu dünyadan geçti… Çünkü geçtiği her yere biraz daha insanlık bıraktı.”
Ömür, takvimden düşen yaprakların sayısıyla değil; geride bıraktığımız iyiliklerin gölgesinde yeşeren umutlarla ölçülür.
Ve insan, yaş aldığı için değil; anlam kattığı için gerçekten yaşar.
Dostça selamlarımla,
Kamil Kopuz
Kkopuz53@gmail.com
The post Takvimden Düşen Yapraklar Değil, Hayata Düşen İzler first appeared on Hollanda Haberleri.

1 saat önce
10










Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·