Size yalan söylemediler!

2 gün önce 77

 

Aleksandr Soljenitsin’e atfedilen bir söz var:

 

“Yalan söylediklerini biliyoruz.

Yalan söylediklerini biliyorlar.

Yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar.

Yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini de biliyoruz.

Ama hâlâ yalan söylüyorlar.”

 

Bizim meselemiz biraz farklı. Bize yalan söylemiyorlar. Yapacaklarını açık açık söylüyorlar. Biz ise olmasını istediğimize inanıyoruz. Sonra da yaptıklarına şaşırıyoruz.

 

Geçtiğimiz 17 Eylül’de, Adnan Menderes’in ölüm yıl dönümünde bir demokrasi rüzgârı esti. Menderes övüldü, demokrasi nutukları atıldı.

 

Oysa Menderes dönemini demokrasi örneği diye anlatanlar, o yıllarda yaşananları da hatırlamalı.

 

Demokrat Parti iktidarı, sandıktan aldığı desteği zamanla sınırsız bir yetki gibi kullanmaya başladı. Muhalefete karşı Tahkikat Komisyonunu kurdu, basın üzerindeki baskıyı artırdı. 1954 seçimlerinde Cumhuriyetçi Millet Partisinin beş milletvekilinin tamamını çıkardığı Kırşehir’i ilçe yaparak Nevşehir’e bağladı.

 

Sandıkta kazanılan iktidar, kendisine oy vermeyenleri cezalandırma hakkı verir mi?

 

Demokrasi, çoğunluğun her istediğini yapabilmesi değildir. Ne var ki iktidarlar, seçim kazanmayı çoğu zaman böyle yorumladı. Dün de böyleydi, bugün de benzer örneklerini görüyoruz. Örnek aldıkları lider Menderes olunca, demokrasilerinden neden şaşırıyoruz?

 

Şimdi gelelim köprülere.

 

Köprüleri satmak istiyorlar. İtiraz ediyoruz: Satamazsınız!

 

Neden satamasınlar? Özelleştirme, yıllardır uygulanan ekonomi politikasının temel araçlarından biri. Türk Telekom satıldı. Tekel satıldı. Limanlar, elektrik dağıtım şirketleri ve sanayi kuruluşları birer birer el değiştirdi. Şeker fabrikalarının bir bölümü özelleştirildi. Enerji tesislerinin işletme hakları devredildi. Madenlerin işletilmesinde özel şirketlerin payı genişledi.

 

Şimdi sıra köprülere gelmişse şaşırmanın anlamı ne?

 

Bir kamu varlığını satmak, yalnızca kasaya para koymak değildir. O varlığın gelecekte sağlayacağı geliri de devretmektir. Bugünün açığını kapatmak için yarının gelirinden vazgeçmektir. Satıştan gelen para bir kez kullanılır; kaybedilen gelir ise yıllarca geri gelmez.

 

Cumhuriyet, yoksul bir ülkenin kendi ayakları üzerinde durabilmesi için fabrikalar kurdu, demiryolları yaptı, madenleri işletti, şeker fabrikaları açtı. Amaç, Türkiye’nin üretim gücünü artırmak ve ekonomik bağımsızlığını sağlamlaştırmaktı.

 

Sonra üretmekten çok satın almaya, yatırım yapmaktan çok borçlanmaya dayanan bir düzen yerleşti.

 

Tekel’in özelleştirilmesi tütün üreticisini, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi pancar üreticisini etkiledi. Tarımsal destekler ve alım politikaları değişti. Üretici, maliyetini karşılayamaz hâle geldiğinde toprağından uzaklaştı. Türkiye ise kendi üretebileceği ürünler için giderek daha fazla dış pazarlara yöneldi.

 

Bu dönüşüm bir günde gerçekleşmedi. IMF programları, dış borç koşulları, Avrupa Birliği ile uyum sürecinde benimsenen politikalar ve Türkiye’de alınan siyasi kararlar bu sürecin parçalarıydı. Tarımda, sanayide ve kamu işletmelerinde yaşanan değişimi birbirinden bağımsız düşünemeyiz.

 

Bugün çiftçi neden üretemediğini, emekli neden geçinemediğini, gençler neden geleceklerini başka ülkelerde aradıklarını soruyor. Bu soruların yanıtı, yalnızca bugünün fiyatlarında değil, yıllardır izlenen ekonomi politikalarında da aranmalı.

 

Borçla büyümenin sınırı vardır. Sıcak para gelir, koşullar değişince gider. Borç ödenir, yeniden borç alınır. Üretim gücü zayıfladıkça dışa bağımlılık artar. Sonunda bütçe açıklarını kapatmak için kamu varlıkları yeniden gündeme gelir.

 

Telekom satıldı, Tekel satıldı, limanlar el değiştirdi. Şimdi köprüler konuşuluyor.

 

Peki, bu zincirin sonu neresi?

 

Satılacak varlıklar sınırlı. Borçlar ve bütçe açıkları ise satışlarla kalıcı biçimde ortadan kalkmıyor. Üstelik mesele yalnızca bugünkü iktidar değil. İktidarlar değişiyor, fakat ekonomiyi dış kaynakla ve borçla çevirmeye dayanan anlayış büyük ölçüde sürüyor. Üretim ekonomisi kurmak yerine günü kurtarmak tercih ediliyor.

 

Bir ülkenin ekonomik bağımsızlığı, yalnızca bayrağını dalgalandırmasıyla sağlanmaz. Kendi kaynaklarını nasıl kullandığı, ne ürettiği ve gelecekteki gelirleri üzerinde ne ölçüde söz sahibi olduğu da önemlidir. Stratejik varlıklarını elden çıkaran, üretim gücünü zayıflatan bir ülkenin hareket alanı giderek daralır.

 

Bütün bunlar dün başlamadı. Özelleştirmeler yıllardır programlarda yer aldı, kararlar alındı, uygulamalar yapıldı. Buna rağmen her yeni satışta şaşırıyor, her yeni krizde nedenini yeniden arıyoruz.

 

Çünkü görmek istediğimiz başka, karşımızdaki gerçek başka.

 

Bize yalan söylemediler. Biz, gerçeği görmek istemedik.

The post Size yalan söylemediler! first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku