NE OLDU BİZE?

1 hafta önce 107

 

Değerli okuyucularım, bu hafta ki yazım biraz uzun oldu!

 

Belki okumaktan sıkılacaksınız.

Fakat yaşadıklarımız beni de sizi de oldukça rahatsiz etmekte olduğunu biliyorum..

Bu konularda ki düşüncelerimi biraz geriye giderek ve toplumsal analizler yaparak dile getirmek istedim..

 

Anlayışınıza sığınarak yazıma başlıyorum..

İki ülkede yaşamak böyle bir şey işte..

Surçü lisan ettiysem affola!

 

İnsan, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, doğduğu toprakları unutamıyor.

 

Çocukluğunun geçtiği sokaklar, evler, insanlar, kokular, sofralar, bayramlar, düğünler, cenazeler… Zaman geçiyor ama bazı şeyler insanın hafızasından hiç silinmiyor.

 

Ben de o insanlardan biriyim.

Tam 45 yıldır Hollanda’da yaşıyorum.

Fakat 45 yıl, doğduğum topraklarla arama mesafe koymaya yetmedi.

 

Aksine…

Uzakta oldukça daha çok baktım.

Daha çok düşündüm.

Daha çok sorguladım.

 

Türkiye’de yaşananları yıllardır takip ediyorum. Gerektiğinde yazdım, uyardım, eleştirdim. Yurtdışından gördüğüm Türkiye manzarasını dostlarımla, arkadaşlarımla konuştum; tartıştım, analiz ettim.

 

Siyasete ve siyasetçilere hiçbir zaman körü körüne bağlanmadım.

Kendi siyasi düşüncelerimi çoğu zaman kendime sakladım.

 

Yaşadığım ülkede seçim zamanı geldiğinde ise demokratik hakkımı kullandım ve sandıkta tercihim neyse onu yaptım.

 

Ama bugün, doğduğum topraklarda son 15-20 yıldır yaşananlara baktığımda içimde ağır bir burukluk var.

 

Çünkü mesele artık yalnızca siyaset değil.

Mesele çok daha büyük.

Mesele, toplum olarak neye dönüştüğümüz.

Çıkarcılık…

Yolsuzluk…

Liyakatsizlik…

Hukukun ve kuralların kişiye göre değişebileceği düşüncesi…

 

Kamu malına göz dikmek…

Emek vermeden kazanmayı marifet saymak…

Güçlünün yanında durmak…

Haksızlık karşısında susmak…

İnsanların birbirine olan güvenini kaybetmesi…

Sokaklarda, okullarda, evlerde yaşanan şiddet…

Geleceğinden endişe eden gençler…

Geçim mücadelesi veren aileler…

Ve bütün bunların ortasında giderek büyüyen bir soru:

 

Nereye kadar?

EN ÇOCUKLUĞUMU ÖZLÜYORUM

Evet…

Belki de en çok çocukluğumu özlüyorum.

İnsanların birbirine güvenmeye daha fazla ihtiyaç duyduğu yılları…

 

Emek verenin emeğinin karşılığını alabildiği günleri…

Paramızın değerli olduğu zamanları…

Yaşlılarımızın başımızın tacı olduğu yılları…

Bir çocuğun okul yolunda karşılaştığı büyüklerinden sevgi ve saygı gördüğü günleri…

Komşunun komşuya yemek gönderdiği sofraları…

 

Birinin evinde yemek yoksa diğerinin “Benim evimde var” dediği zamanları…

 

Düğünde de cenazede de mahallenin bir bütün olduğu günleri…

Bir insanın derdinin yalnızca kendisine ait olmadığı zamanları…

Kimsenin kimsenin kıyafetine karışmadığı…

Kimsenin diğerinin inancını sorgulamadığı…

Farklılıkların düşmanlık sebebi yapılmadığı zamanları…

Hatırlıyorum.

Ve özlüyorum.

Belki o yıllar da kusursuz değildi.

Elbette değildi.

 

Ama insan ilişkilerinde bir ölçü, bir mahcubiyet, bir sınır duygusu vardı.

“Haram lokma” sözü sadece dilde değildi.

Vicdanda da vardı.

Esnaf doğru tartmaya dikkat ederdi.

Tüccar müşterisini kandırmaktan utanırdı.

İnsan, başkasının hakkını yemekten çekinirdi.

Çünkü herkes bilirdi:

Bir başkasının hakkı, senin kazancın olamaz.

ASIL TEHLİKE YANLIŞIN NORMALLEŞMESİ

Bugün beni en çok korkutan şey yalnızca yolsuzluk veya haksızlık değil.

Daha tehlikeli olan başka bir şey var:

 

Yanlışların normalleşmesi.

“Bal tutan parmağını yalar.”

“Atı alan Üsküdar’ı geçti.”

“Devlet malı deniz, yemeyen domuz.”

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”

“Benim memurum işini bilir.”

“Saldım çayıra, Mevlam kayıra.”

Bir zamanlar bu sözleri duyduğumuzda belki bir şeyler hissederdik.

Bugün ise bazıları, yaşananları açıklamak için neredeyse sıradan cümlelere dönüştü.

İşte tehlike burada.

Çünkü bir toplumda yanlış yapan insan kadar, yanlışı görüp:

“Bana ne?”

diyen insan da çoğalırsa, orada yalnızca ahlak değil, toplumsal vicdan da yara almaya başlar.

Birinin hakkı yenir, susarız.

Kamu malı yağmalanır, susarız.

Adaletsizlik yapılır, susarız.

 

Haksızlık bize dokunmadığı sürece görmezden geliriz.

Sonra bir gün aynı haksızlık kapımızı çalar.

İşte o zaman adalet isteriz.

Ama adalet, yalnızca bize lazım olduğunda hatırlanacak bir kavram değildir

 

DİN ALLAH İLE ALDATMANIN ARACI OLMAMALI

Beni düşündüren bir başka konu ise inancın; siyasetin ve kişisel çıkarların aracı hâline getirilmesi.

İnsanların inançları kutsaldır.

İnanç, insanın vicdanına ve Allah ile arasındaki bağa aittir.

Kimsenin inancını sorgulamak, küçümsemek veya siyasetin malzemesi hâline getirmek doğru değildir.

 

Ama aynı şekilde insanların dini duygularını kullanarak güç devşirmek, servet edinmek veya kişisel çıkar sağlamak da kabul edilebilir değildir.

Çünkü dindarlık, yalnızca dilde Allah demek değildir.

Dindarlık aynı zamanda kul hakkından korkmaktır.

Emanete sahip çıkmaktır.

Yetimin hakkını gözetmektir.

Devletin malına kendi malından daha fazla dikkat etmektir.

Güç eline geçtiğinde adaleti unutmamaktır.

İnsanların inancını kullanarak onları kandırmamak, sömürmemektir.

Allah’ın adını kullanmak, yapılan her işi doğru hâle getirmez.

Aksine insan inancın adını ne kadar çok kullanıyorsa, davranışlarında o kadar fazla sorumluluk taşımalıdır.

NE OLDU BİZE?

İşte yıllardır kafamın içinde dönüp duran soru bu:

Ne oldu bize?

Ne zaman “biz” olmaktan çıkıp yalnızca “ben” demeye başladık?

Ne zaman başkasının hakkını yemek uyanıklık sayıldı?

Ne zaman dürüst insan saf, hakkını arayan insan problemli, kurallara uyan insan ise kaybeden olarak görülmeye başlandı?

Ne zaman güçlü olanın haklı olduğuna inanmaya başladık?

Ne zaman hukuku yalnızca işimize geldiğinde hatırladık?

Ne zaman farklı düşünmek düşmanlık sayıldı?

Ne zaman siyaset, insanları birbirine yaklaştırmak yerine birbirinden uzaklaştıran bir kimlik savaşına dönüştü?

Ve ne zaman çocuklarımıza:

“İyi insan ol.”

demek yerine,

“Hayatta ezilmemek için güçlü ol.”

demeye başladık?

 

BEN MEMLEKETİME KIZMIYORUM

Belki bazıları diyecek ki:

“45 yıldır yurtdışında yaşıyorsun, Türkiye hakkında neden bu kadar konuşuyorsun?”

Çünkü insan doğduğu yeri terk edebilir.

Ama doğduğu yer insanın içinden kolay kolay çıkmıyor.

Ben Türkiye’ye kızgın değilim.

Ben, Türkiye’de güzel olan şeylerin kaybolmasından korkuyorum.

Ben insanımıza düşman değilim.

Tam tersine, insanımızın daha iyi şartlarda, daha huzurlu, daha adil ve daha güvenli bir toplumda yaşamasını istiyorum.

Benim sitemimin altında öfke kadar sevgi de var.

Çünkü insan ancak sevdiği şey için bu kadar üzülür.

HÂLÂ GEÇ DEĞİL

Belki geçmişi geri getiremeyiz.

Çocukluğumuzdaki mahalleleri, sokakları, sofraları ve insan ilişkilerini olduğu gibi yeniden kuramayız.

Zaman geri dönmüyor.

Ama değerlerimizi yeniden hatırlayabiliriz.

Dürüstlüğü yeniden değerli hâle getirebiliriz.

Emeğe yeniden saygı gösterebiliriz.

Kul hakkını yeniden ciddiye alabiliriz.

Kamu malının milletin malı olduğunu yeniden öğretebiliriz.

Çocuklarımıza yalnızca nasıl başarılı olacaklarını değil, nasıl iyi insan olacaklarını da anlatabiliriz.

Farklı düşünene düşman değil, farklı düşünen bir insan olarak bakabiliriz.

İnancı siyasetin malzemesi olmaktan çıkarabiliriz.

Hukuku kişilere göre değil, herkese göre uygulanan ortak bir değer hâline getirebiliriz.

Ve belki en önemlisi…

Yanlış karşısında susmamayı yeniden öğrenebiliriz.

Çünkü toplumları yalnızca kötü insanlar bozmaz.

İyi insanların sessizliği de bazen kötülerin işini kolaylaştırır.

Ben 45 yıldır uzaktan bakıyorum.

Belki uzakta olduğum için bazı şeyleri daha farklı görüyorum.

Belki çocukluğumun Türkiye’sini hafızamda olduğundan daha güzel taşıyorum.

Ama şunu çok iyi biliyorum:

Benim özlediğim yalnızca eski Türkiye değil.

Benim özlediğim; güven, adalet, dürüstlük, dayanışma, saygı ve insanlık.

Ve bunların hiçbirinin modası geçmedi.

O yüzden hâlâ soruyorum:

Ne oldu bize?

Belki bu sorunun cevabını tek bir insanın, tek bir partinin, tek bir dönemin içinde aramak kolayımıza geliyor.

Ama belki gerçek cevap çok daha ağır:

Hepimiz, biraz biraz kaybettik.

Kimi vicdanından…

Kimi adalet duygusundan…

Kimi komşusundan…

Kimi hoşgörüsünden…

Kimi de “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek sorumluluğundan…

Şimdi yapılması gereken geçmişe yalnızca ağıt yakmak değil.

Kendimize yeniden bakmak.

Çünkü bir ülkenin kaderini yalnızca siyasetçiler değil, o ülkenin insanları da belirler.

Ve belki bir gün çocuklarımız bize:

“Ne oldu size?”

diye sorduğunda vereceğimiz cevabın şu olmasını isterim:

“Bir zamanlar yanlış yaptık. Sustuk. Görmezden geldik. Ama sonra kendimize geldik ve yeniden insan olmanın değerini hatırladık.”

Ben hâlâ o günlerin mümkün olduğuna inanmak istiyorum.

Çünkü insanın umudunu kaybettiği yerde, memleketini özlemesinin de bir anlamı kalmıyor.

Ben memleketimi hâlâ özlüyorum.

Ve belki de bütün bu yazının özü yalnızca üç kelime:

Ne oldu bize?

 

Dostça selamlarımla

Kamil Kopuz

Drunen, 5 Ekim 2026

Kkopuz53@gmail.com

 

 

 

 

The post NE OLDU BİZE? first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku