Değerli okurlar, sizlerin affına sığınıyorum.
Bugünkü yazımın konusu derin ve detaylı yazılması gerekiyor; o yüzden biraz uzun.
Bu haftaki yazımda evimdeki tozlu rafta yer alan bir diğer aydınlatıcı ve öğretici kitabı ele aldım. Victor Hugo’nun Sefiller’i. Önce Türkçe çevirisini okudum; ardından hızımı alamayıp Hollandacasını, Les Misérables’ı (De Ellendigen’ı) bir kez daha okudum.
Gazeteleri okudukça, televizyon kanallarındaki tartışma programlarını ve haber bültenlerini izledikçe Türkiye’de milletimizin ne zorluklar içinde olduğunu görüyoruz.
İş adamı; mevcut vergi sistemi, rekabet ve dolar/euro baskısı, yükselen maliyetler sebebiyle yatırım yapmak yerine ya parasını daha güvenli bir şekilde yurt dışına çıkarıyor ya da daha yüksek getirisi olan risksiz faize yatırıyor.
Çalışan, aldığı kıt kanat maaşla ayın sonunu nasıl getireceğini düşünüyor; hesap tutmayınca geçimini bir kredi kartından diğerine yükleyerek borçla borcu kapatarak ayın sonunu getirmeye çalışıyor.
Emekli ya da işi olmayan ise mantığın almadığı, hiçbir gelir gider dengesine oturmayan bir şekilde ya kuru ekmek yiyor ya da gururuna yediremeyip AYM önünde intihar eden emekli polisimiz gibi hayatına son veriyor.
25 Eylül’de Ankara’da, seyyanen zam için toplanmış emeklilerin arasında emekli polis Ali Şekeroğlu, “Geçinemiyorum. Bizi bu hale getirenler utansın” dedikten sonra yaşamına son verdi. Elindeki kartonda yazan “Para için değil, onurumuz için.” İki çocuk babasıydı. Yıllarca devlete hizmet etmişti. Sonra o devlet ona, onurlu bir yaşlılık bırakmamıştı.
Bir gün sonra başka bir haber geliyor. Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, kendisi ve eşi hakkında ortaya atılan borsa işlemleri iddialarının ardından partideki görevlerinden affını istiyor. Haber, kısa sürede olağanüstü getirili işlemlerle yüz milyonlar, hatta milyarlar mertebesinde kazanç. Mahkeme kararı yok. Suçluluk hükmü yok. Ama görevlerinden affı (istifa) var. Hesap sorma değil, makamı tartışmadan uzak tutma gerekçesiyle.
Bu iki sahne tesadüf değil. Aynı politikanın iki yüzüdür. Bir yanda emekli, “seyyanen zam” diye mahkeme kapısına gidiyor; çünkü enflasyon farkı yetmiyor, sepetin içindeki ekmek, peynir, ev kirası resmi endeksten daha hızlı yükseliyor. Öte yanda sermaye piyasası: fon krizi patlıyor, yüz binlerce yatırımcının parası kilitleniyor, borsada trilyonluk erimeler yaşanıyor.
Aynı günlerde bazı kâğıtlarda, üretimle, kârla, gerçek işle açıklanması güç sıçramalar iddia ediliyor. Kimisi krizden önce çıkmış, kimisi sonra içeride kalmış. Küçük yatırımcı kapıda beklerken, kamuoyuna yansıyan iddialarda “dört ayda 20 kat” gibi cümleler dolaşıyor. Piyasa, emeklinin maaşı gibi yavaş işlemiyor; bilgiye, zamanlamaya, yakınlığa göre işliyor.
Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye yaptığı bu tarihî uyarılar şöyledir: “Unutma ki yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.” Yüksektekine affın kapısı açılırken alttakine utanç ve ölüm kalırsa, emniyet de ikiye bölünmüş olur. Edebali, gücü de böyle tartar: “Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârında savrulur gidersin, der.
Bilgi, zamanlama ve yakınlık birilerine servet, çoğunluğa kilitlenmiş hesap bırakıyorsa, savrulan yalnızca piyasa değil; kamu güvencesi ve vicdanıdır.
Yöneticiler ise zor geçinen vatandaşı düşünmek yerine bol boş laf, az sorumluluk kendinden olana toz kudurmazken rakibe sabah operasyonları ve en iyi yaptıkları vergi üstüne vergi bindiriyor.
Geçinemeyen insanımız, Sefiller’deki bir bölüm gibi kendini değersiz hissediyor. Kitaptaki bir pasajda Jean Valjean, hapisten çıktıktan sonra her yerde kovulur; bir köpek kulübesine sığındığında köpek tarafından kovulur ve bu sırada “Köpekler bile benden daha iyi durumda” diye iç geçirir. Bu “insan, köpekten bile değersiz” durumu, bu zor günlerde kendini böyle hissedebilir.
Eylül 2026’da dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 38 bin 698 lira, yoksulluk sınırı 123 bin 465 lira olarak hesaplandı. En düşük emekli aylığı 23 bin 552 lira. Yani emeklinin elindeki para, yalnızca gıdaya bile yetmiyor; açlık sınırının 15 bin lira altında. Asgari ücret de açlığın altında. “Enflasyonla mücadele” denilen program, rakamları büyütürken sofrayı küçültüyor. Zam hayati çekinilmez yapıyor köpekler bizden daha iyi hissini yükseltiyor. Emekli, resmi enflasyonun gerisinden koşuyor; market, kira, ilaç, faturalar büyüdükçe büyüyor.
Yıllar içinde tablo daha da kötüleşti. Bir zamanlar asgari ücretin üstünde duran en düşük emekli aylığı, alım gücü olarak geriledi, asgari ücretin altına düştü. Satın alma gücü korunmuş olsaydı bugün konuşulan rakamlar bambaşka olurdu. Korunmadı. Çünkü tercih, emeğin gelirini büyütmek değil; enflasyonu “düşürmüş görünmek”, bütçeyi emeklinin ve dar gelirlinin sırtından dengelemek, büyümeyi spekülasyonla şişirmek oldu.
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” Bu cümle öylesine bir söz değil, devlet aklıdır. Emekliyi açlık sınırının altında bırakan program, devleti değil; yalnızca rakamı yaşatır.
Günün sonunda “Koltuğumu nasıl garantilerim?” diye düşünenler, dün karşısında olduklarını söyledikleri anlayışın bugün temsilcisi hâline geliyorsa, asıl kaybedilen şey sadece bir makam değil, adalete duyulan güvendir. Oysa Sefiller’in bize hatırlattığı şey tam da bunun tersidir.
İnsan, çıkarı için değil, vicdanı ve ilkesi için taraf olmalıdır.
Fonlar soyuluyor ve günün sonunda soyanlardan biri, makamı lütfedenden “Allah’ım, milletim affetsin” diyeceğine makamı verenden af diliyor. Diğerinin malına el konuluyor bir gün sora a pardon yeliş yapmışız diyerek kaldırılıyor. Sonuçta kim kötü, kim iyi iç içe geçmiş durumda. Yani “At izi it izine karışmış.” Toz çöktüğünde elbette at izi ile it izi belli olacak.
İşte ekonomi politikasının yanlışlığı burada ahlaka dönüşüyor. Enflasyonu emeklinin alım gücünü ezerek “düşürmek”; asgari ücreti ve emekli aylığını açlık sınırının altında tutmak; reel sektörü, ücreti, üretimi değil spekülatif getiriyi ödüllendirmek; denetimi geç, şeffaflığı eksik, hesabı seçmeli yürütmek…
Bunlar kesinlikle sapma değil. Tercihtir. Tercih, kimin yaşayacağını, kimin utanacağını, kimin sadece (af dileyeceğini) istifa edeceğini belirler.
Adalet, yalnızca yargı değildir. Adalet, bir ülkenin kime ne ödediğidir. Kime zam, kime faiz, kime teşvik, kime “süreç selameti.” Birinin torununa harçlık verememesi, ötekinin kısa sürede servet iddiasıyla anılması… Bu, istatistik değil. Bu, ahlaki iflastır.
Edebali üç kişiye acımayı öğütlüyor, cahiller arasındaki âlime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene. Bugünün tablosu bunun tersidir, hizmet etmiş olan yoksullaşır, iddia altında olan makamını sessizce bırakır. Acımak yerine unutmak seçilir.
Emekli Ali’nin son sözü hâlâ havada asılı: “Bizi bu hale getirenler utansın.” Utanmak, yanlış politikaların itirafıdır; insanın insan kaldığı son sığınaktır. Utanmayan politika insanı rakama çevirir. Rakama çevrilen insan bir gün meydanda durur; bazen slogan atar, bazen silahına uzanır. O silah bireyin zayıflığı değil; sistemin çürümüşlüğünün ve merhametsizliğinin aynadaki yüzüdür.
Bir ekonomi doğruysa, emekli mahkeme önünde ölmez. Bir ekonomi adilse, kamu görevi üstlenmiş isimler hakkındaki servet iddiaları afla/istifa ile kapanmaz. Bir ekonomi insansa, açlık sınırı maaşı geçer, onur geçmez.
“Milletin, kendi irfanı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme.” Sırt çevrilen millet, önce sofra kaybeder; sonra onurunu bir pankarta yazar.
Adalet iki kapıdan bakmaz. Ekonomi de iki millete bölünmez: biri geçinemeyenler, öteki hesap vermeden çekilenler. Bu yarık büyüdükçe, her “istikrar” sözü, bir başka Ali’nin son nefesine dönüşür.
Borç slogan değildir; hesaptır. Borç gözyaşı değildir; sofra ve şeffaflıktır. Borç, “istifa etti, kapandı” değildir; birinin canı neden ötekinin koltuğundan ucuz tutuldu, sorusunun peşini bırakmamaktır.
Çünkü devlet, insanı yaşatmazsa yaşamaz. Ve utanmayan hesap, bir gün her kapıda aynı soruyu bırakır.
Memleketimizde daha dün gibi, 1997’de Gaziantep’te bir dükkândan baklava çalan çocuklara 9 yıl hapis cezası verildiği gibi, Jean Valjean’a da bir ekmek çaldığı için 19 yıl kürek cezası verilmişti. Modern Türkiye’de hukukun hiçe sayıldığı bu günlerde her sabah birileri haklı ya da haksız fark etmeden ya gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor; her kararla adalete güven yeniden sorgulanıyor.
Hugo’nun 1849’daki meclis konuşmasında söylediği o söz, bugün sadece bir edebî alıntı değil, acı bir gerçeklik.
“Yoksulluğu azaltmaktan değil, yok etmekten bahsediyorum. Mümkün olan yapılmadıkça, görev yerine getirilmemiş demektir.”
Aslında söylediği şuydu. Yoksulluğu azaltmayı değil, tamamen yok etmeyi hedeflemek; geçici çözümleri bırakıp sistemin köklerini Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki gibi değiştirmeyi gerektirir. Günümüz dünyasındaki kaynaklar, imkânlar ve teknoloji aslında yoksulluğu sıfırlamaya yetecek düzeydedir.
Neyzen Tevfik’in dediği gibi. “Ekmek herkese yetecekti aslında. Tarlaya karga dadandı, ambara fare, fırına hırsız, memlekete harami.” Yani eksik olan şey, samimi dürüst iradedir.
Mesela; evrensel temel hizmetlerin ve gıda güvencesinin garanti altına alınması, adam kayırmanın önlenmesi ve liyakatin öne alınmasıyla bu bataklık kurutulabilir.
Maalesef son dönemde memleketimizde gördüğümüz hukukun hiçe sayılması “adalete güven” Cumhuriyet’in kuruluşundan bu güne kadar en düşük seviyededir.
Adalete güven bu anlamda bitmiştir hissi halkta yaygın bir his haline gelmiştir. Burada tuhaf olan şu ki, 3Y (Yolsuzluk, Yoksulluk ve Yasaklar) ile gelen siyasi partinin çeyrek asrında da bu 3Y daha vahim durumdadır. Öz eleştiri elbette yok; partizanlık hastalığı ve makam sarhoşluğu nedeniyle bu bataklık maalesef toplumun her alanında genişliyor.
Avrupa Parlamentosu’nun Nisan 2026 raporu, Türkiye’de yargı bağımsızlığının ciddi şekilde erozyona uğradığını belgeliyor. Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun hükümete bağımlı yapısı, yargının sistematik biçimde muhalefeti bastırmak için araçsallaştırılmasına olanak tanıyor. İddianamelerin kalitesindeki düşüş, uluslararası hukuk normlarını açıkça ihlal ediyor.
Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanmaması ise hukuk güvenliğini temelden sarsıyor. Osman Kavala’nın 8 yılı aşkın süredir hukuka aykırı şekilde tutuklu tutulması, Selahattin Demirtaş’a verilen ek cezalar, Can Atalay’ın milletvekilliğinin Anayasa Mahkemesi kararına rağmen düşürülmesi; bunlar, Hugo’nun “Cahillik altını kurşuna çevirir” sözünü hatırlatır nitelikte bir kurumsal çürümenin göstergeleridir maalesef.
3Y’nin yolsuzluk bölümünde adam kayırmacılık asrin soygunu fon skandalında gördüğümüz gibi baştan sona hâkim; liyakatin önemi yok.
Anayasa’nın 70. maddesi, kamu hizmetine girişte liyakat ve eşitliği emreder. Ancak pratikte bu ilke kâğıt üzerinde kalıyor. Iğdır’da mesai bitimine yakın iki saat açık kalan bir ilanla yapılan alım “fırsat” değil, düpedüz kayırmacılıktır.
Sakarya Üniversitesi’nde KPSS’den 52 puan alan bir adayın, rektörün yeğeni olarak kadroya yerleşmesi, kamu vicdanını zedeleyen sistematik bir torpil düzeninin varlığını gösteriyor. Uşak’ta belediyeye alımlarda belirli bir köy nüfusuna kayıtlı personel yoğunlaşması, nepotizmin sadece bireysel bir ahlaksızlık değil, kurumsal bir alışkanlık hâline geldiğini ortaya koyuyor.
Gelelim modern talana: fonların ve varlıkların içinin boşaltılmasına. Borsadaki fon skandalı, adam kayırmanın ve kurumsal çürümüşlüğün ekonomik boyutunu gözler önüne seriyor. CHP’nin Eylül 2026’da kamuoyuna açıkladığı verilere göre, bu skandal nedeniyle 50 milyar dolarlık bir değer buharlaştı. Varlık Fonu, güven kaybını önlemek için 50 milyar lira alım yapmak zorunda kaldı.
Diyarbakır Kayapınar’da kayyım döneminde belediyeye ait 1.600 metrekarelik bir çocuk yaşam merkezi, Sosyal Yardımlaşma Vakfı’na 25 yıllığına bedelsiz tahsis edildi; vakıf ise burayı yıllık bin liraya bir kooperatife kiraladı. Bir çocuk yaşam merkezinin, yoksul mahallede kadın ve çocuklara hizmet yerine sembolik bir bedelle özel bir yapıya devredilmesi, kamu malının talan edilmesinin somut bir örneğidir.
Dünyada çok az görülebilecek ekonomik adaletsizlik ve yoksulluk örneklerini maalesef memleketimizde her gün gazetelerde okuyoruz. Hugo’nun “Zengine cesaret verin, yoksulu gözetin, yoksulluğu bitirin” sözü, bugünün Türkiye’sinde acı bir ironiye dönüşmüş durumda. Merkez Bankası, savaş kaynaklı enflasyon baskısıyla mücadele etmek için İngiltere’deki 135 milyar dolarlık altın rezervinin 30 milyar dolarlık kısmını satmayı planlıyor.
TEPAV’ın analizleri, likidite fazlasının enflasyonu düşürmeye engel olmadığını, asıl sorunun politika faizi ve yapısal reformlardaki eksiklik olduğunu ortaya koyuyor. Yöneticiler, krizin kısıtlı bir alanda oluşan geçici bir sorun olduğunu söylese de ekonomistler, bu yaklaşımla sorunun temel bir sorun hâline geldiğini ifade ediyor. Sıcak parayla şişirilen rezervler, kalıcı bir refah yaratmıyor; aksine kısa vadeli borçlarla ülke ekonomisini daha kırılgan hâle getiriyor.
İşte tam bu noktada Hugo’nun “Bir okul açmak, bir hapishane kapatmaktır” sözü anlam kazanıyor. Eğitimde fırsat eşitliği sağlanmadan, torpil ve kayırmacılık sürdükçe, yoksulluk döngüsü kırılamaz. “Cahillik altını kurşuna çevirir; okul ise bakırı altına dönüştürür” sözü, bugünün Türkiye’sinde liyakatten yoksun atamalarla değil, gerçek bir eğitim seferberliğiyle hayata geçirilebilir.
Değerli okurlarım, Victor Hugo’nun yazdığı gibi, “Bir toplumun geleceğini yalnızca yöneticiler değil, düşünen ve sorgulayan insanlar da belirler.” Bugün Türkiye’de hukukun üstünlüğünü savunmak, kayırmacılığa karşı çıkmak, kamu kaynaklarının talan edilmesine dur demek; işte bu sorgulama ve düşünme sorumluluğunun gereğidir.
Adalet iki kapıdan bakmaz. Ekonomi de iki kefede tartılmaz. Bir kapı Anayasa Mahkemesi’nin önünde durur. Diğer kapı, iddianın gölgesinde açılır, “siyasi sorumluluk” denir ve çekilir. Arada ise bir ekonomi vardır: birinin ekmeğini eriten, ötekinin hesabını şişiren.
Şeyh Edebali’nin Osman’a bıraktığı ölçü hâlâ aynıdır: “Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.” Adalet birine mahkeme kapısı, ötekine istifa cümlesi olursa, o ölçü bozulmuş demektir.
Adalet, bir tabakta paylaşılan ekmek kadar somuttur. Ve belki de en büyük devrim, o ekmeği hakça bölüşmektir.
Sağlıkla ve düşünen, sorgulayan insan olarak kalın.
Mustafa Ozcan
The post Köpekler bile benden daha iyi durumda first appeared on Hollanda Haberleri.

1 hafta önce
104








Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·