Toplumsal sevinçlerin, başarıların ve ortak mutlulukların dışa vurumu, insanlığın evrensel ve en doğal haklarından biridir. Spor müsabakalarında elde edilen bir zafer, milli ya da dini bayramlar veya siyasi süreçlerin toplumun beklentileri doğrultusunda sonuçlanması, kolektif bir aidiyet duygusu ve mutluluk yaratır.
Bu tür anlarda bireylerin duygusal reflekslerini bastırmasını beklemek rasyonel olmadığı gibi, toplumsal psikolojinin doğasına da aykırıdır.
Ancak bu noktada sormamız ve üzerinde derinlemesine düşünmemiz gereken temel soru şudur:
Kolektif coşkumuzu ifade etme biçimimiz, neden sıklıkla bir toplumsal düzen krizine ve orantısız bir taşkınlığa dönüşmektedir?
Bireysel veya grupsal sevinçlerin, kamusal alanda başkalarının huzur haklarını gasp edecek bir boyuta ulaşması, özgürlük kavramının sınırlarının yanlış yorumlandığını göstermektedir.
Gece yarılarına kadar süren ve kronik bir gürültü kirliliğine dönüşen korna sesleri, güvenlik riski barındıran havai fişek gösterileri, yolların trafiğe kapatılması ve kamu düzenini sağlamakla görevli emniyet güçlerinin saatlerce bu taşkınlıkları kontrol altına almak için mesai harcaması, rasyonel bir kutlama pratiği olarak kabul edilemez.
Bu durum, coşkunun paylaşılmasından ziyade, kamusal alanın bencilce işgal edilmesi anlamına gelir.
Bu durumun, özellikle göçmen ya da yerleşik azınlık olarak bulunulan diaspora ülkelerinde sergilenmesi, meselenin sosyolojik boyutunu daha da hassas hale getirmektedir.
Örneğin; bizlere demokratik haklar sunan, güvenli bir yaşam alanı ve gelecek vaat eden Hollanda gibi ülkelerin sokaklarında, yalnızca bizimle aynı coşkuyu paylaşan topluluklar yaşamamaktadır.
O sokaklarda, ertesi gün sabahın ilk ışıklarıyla işe gidecek işçiler, uyumaya ihtiyacı olan bebekler, hastalar, yaşlılar ve bambaşka bir kültürel arka plana sahip yerel halk mevcuttur. Modern hukuk devletlerinde ve medeni toplumlarda bireysel özgürlüğün sınırı, bir başka bireyin özgürlüğünün ve huzurunun başladığı sınırla çizilmiştir.
Dolayısıyla, kendi sevincimizi başkalarına dayatmak ve onların yaşam alanlarına müdahale etmek, özgürlük değil, demokratik bir hakkın suiistimal edilmesidir.
Unutulmamalıdır ki, sevinç de taşkınlık da yüksek derecede bulaşıcı duygusal durumlardır. Kutlama ile kargaşa, coşku ile anarşi arasındaki çizgi son derece incedir ve kolaylıkla aşınabilir.
Kamusal alanda o çizgiyi aştığımız an, sadece bireysel bir kimlikle değil, parçası olduğumuz ve temsil ettiğimiz tüm bir kültürel topluluğun aynası olarak algılanırız.
Dolayısıyla, sergilediğimiz her kontrolsüz davranış, ait olduğumuz topluma karşı bir önyargı duvarının daha örülmesine zemin hazırlar.
Gerçek toplumsal olgunluk ve kültürel gelişmişlik, en coşkulu anlarda ve en büyük zaferlerde bile, ötekinin huzuruna ve hakkına saygı duyabilme yetisidir.
Medeniyetin en temel ölçütü, bir toplumun ne kadar yüksek ses çıkarabildiği veya ne kadar agresif bir görünürlük elde ettiği değil; sahip olduğu coşkuyu, kültürel zarafet ve toplumsal saygı çerçevesinde ne kadar asil taşıyabildiğidir.
Kutlamalarımızı birer çatışma ve rahatsızlık unsuru olmaktan çıkarıp, saygı ekseninde paylaşılan birer kültürel zenginliğe dönüştürmek, modern dünyadaki varlığımızın en güçlü teminatı olacaktır.
The post Kolektif Coşku ile Kamusal Saygı first appeared on Hollanda Haberleri.

1 saat önce
11











Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·