Bu haftaki yazımda başlık seçiminde oldukça zorlandım. Önce “Türk kadını” yazayım dedim; “Bu güzel başarıları Türk kadınları kazandı, milletimize hediye ediyor” diye düşündüm. Ancak Türk kadını olan ve bu başarılara imza atan kızlarımızın takdiri bir yana, gerici ve yobaz düşünceli erkeklerden daha ağır konuştuklarını gözlemledim. Bu sebeple o başlıktan vazgeçtim.
İkinci başlık olarak, çok takdir ettiğim millî kadın voleybolcumuz Zehra Güneş’in “Işığı bulduğunuz zaman yakalayın” sözünü kullanayım dedim. O sırada bir başka değerli kızımız, A Millî Kadın Voleybol Takımı’nın başarılı oyuncusu ve dünya kupasını kazanmamızda çok büyük katkısı olan İlkay Aydın’ın şu sözüyle karşılaştım.
“Bize ‘Filenin Sultanları’ diyorlar ama nam-ı diğer ‘Atatürk’ün Kızları’ denmesi bizim daha çok hoşumuza gidiyor.”
Bu söz, diğer tüm başlık fikirlerimin önüne geçti. Ben de onlar kadar sevdiğim “Atatürk’ün Kızları” başlığını kullandım.
Tabii ki Atatürk’le Cumhuriyetle sorunu olan, bacağı baldırı acık (yobazların tabiriyle) Türk kadınının ülkemizde başarı kazanmasından rahatsızlık duyan gizli ya da açık gerici yobazların hoşuna gitmeyecektir.
Gitmesin de zaten; çünkü bu başarılar ve bu kızlar, o karanlık düşüncenin en etkili PANZEHIRIDIR.
Aslında Türk toplumunda kadının konumu, tarihsel köklerinde güçlü bir profile sahip olmasına rağmen, günümüzde ataerkil kültürel kalıplar, konjonktürel siyasi akım olarak Arap kültürünün siyasal ve bazı tarikatların baskıcı ısrarı ile ve yapısal eşitsizlikler nedeniyle önemli zorluklarla şekillenmektedir. Bu durum, her alanda olduğu gibi dinî ve kültürel erozyon, toplumsal çürüme ve cinsiyet ayrımcılığından kaynaklanıyor.
Türk kültür tarihinde kadın, her zaman saygı gören ve geri planda olmayan bir figür olarak görülmüştür.
Eski Türk Devletleri’nde, İslamiyet öncesi dönemde kadın, devlet yönetiminde söz sahibiydi. Hakan’ın emirleri “Hakan ve Hatun emrediyor ki” diye başlar ve yabancı elçileri birlikte kabul ederlerdi. Bu dönemde kadın, erkekle eşit görülmüş, savaşçı ve bilge kişiliğiyle “alp kadın” olarak anılmıştır. Bu güçlü kadın imgesi, Orhun Yazıtları’nda “Umay Ana”nın koruyucu ve yardım edici rolüyle vurgulanmış ve toplumun hafızasında bugüne kadar canlılığını korumuştur.
Ancak bu güçlü tarihsel arka plana rağmen, günümüz Türkiye’sinde maalesef kadınlar pek çok alanda eşitsizlik ve zorluklarla karşılaşmaktadır. Bu zorlukların temelinde, toplumsal cinsiyet rollerini katı bir şekilde belirleyen ataerkil kültür, feodal yapılardaki töre anlayışı ve dinî kendi çıkarlarına göre yorumlayarak aklı geri plana atmak için uydurma hadislerle üretilen yaklaşımlar yer almaktadır. Kadınlar, aile içi şiddet ve zorbalıktan toplumsal ve kültürel baskılara kadar birçok sorunla mücadele etmek zorunda kalmaktadır.
Eğitim, iş hayatı ve siyasette de eşitsizlikler devam etmektedir. Kadınlar hâlâ eğitim ve iş hayatında fırsat eşitsizliği, iş yerinde mobbing ve gelir adaletsizliği gibi sorunlarla karşılaşmaktadır.
Kadınların işgücüne katılma oranı %32 iken, bu oran erkekler için %68’dir. Siyasi temsilde ise Türkiye’de milletvekillerinin yalnızca %17’si kadınlardan oluşmaktadır. Bu veriler doğrultusunda, Dünya Ekonomik Forumu 2020 Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’nde Türkiye 156 ülke arasında 133. sırada yer almıştır.
Kadına yönelik şiddet, Türkiye’de hâlâ çok yaygın bir sorundur. Her 10 kadından 4’ü hayatı boyunca en az bir kez fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Resmî verilere göre, 2025 yılında erkekler tarafından en az 391 kadın katledilmiştir.
Bu kadınların yüzde 64,7’si, yani büyük çoğunluğu, kendi evlerinde öldürülmüştür. En yaygın ölüm nedeni ateşli silahlar olurken, faillerin başında kadınların eşleri, sevgilileri veya ayrılmak istedikleri erkekler gelmektedir. Bu rakamlar, sorunun vahametini açıkça ortaya koymaktadır.
Kadının konumuna dair kültürel ve dinî sıkıntılar arasında, İslamiyet’in farklı yorumları ve geleneklerle Arap kültürüyle harmanlanması önemli bir yer tutmakta. Tarihsel olarak, İslamiyet’in Anadolu’daki yorumlanma biçimlerinde kadın erkek eşitliğine vurgu yapan örnekler de mevcuttur; Ahmet Yesevi’nin yaklaşımı, toplumsal cinsiyet farkı gözetmeksizin manevi büyüklüğü ön plana çıkarmıştır. Ancak günümüzde kadının yaşadığı zorlukların önemli bir kısmı, dinin özünden çok ataerkil geleneklerle harmanlanmış toplumsal normlardan kaynaklanmaktadır. “Namus” anlayışı, kadının bedeni ve toplumsal yaşamı üzerinde bir kontrol mekanizması olarak görmek ve kadınların sınırlandırılmasına neden olmaktadır.
Son yıllarda bazı siyasi yaklaşımlar ve kadına şiddette faillere verilen mükâfat denilecek kararlar, bu haksız yaklaşımı cezasızlık algısını doğurmakta. Maalesef Türk toplumun bir bolumu kadını öncelikle “anne” ve “eş” rolleri üzerinden tanımlayan bir söylem benimsenmektedir.
Bu söylemin en somut örneği, kadınları “en az üç/dört çocuk” yapmaya teşvik eden siyasilerin sözleridir. Bu politika, kadının topluma katkısını doğurganlık üzerinden değerlendirirken, onun bireysel kariyer ve sosyal hedeflerini ikinci plana itmektedir.
Bunun bariz örneği, dünya futbol kupasındaki millîlerimize gösterilen iltimas ile A Millî Kadın Voleybol Takımı’na gösterilen ilginin kıyaslanmasında görülebilir.
Kadının sadece ev içi rollerle sınırlandırılması düşüncesi, siyasi söylemlerin ötesinde, toplumun büyük bir bölümüne yayılmış ataerkil normlardan da besliyor. Siyaset, hâlâ “erkek işi” olarak görülen bir alan olmaya devam ediyor.
Kadınlar, siyasete katıldıklarında bile, “ahbap-çavuş” ilişkilerinin hâkim olduğu bir yapıda başarılarını göstermekte zorlanıyor. Bu söylemin en temel eleştirisi, kadını birey olarak değil, bir işlev (doğurganlık ve hizmet) üzerinden tanımlamasıdır.
Kadın hareketleri, bu anlayışa karşı olarak “eşit yurttaşlık” ve kadının özgün kimliğiyle kamusal hayata katılımı mücadelesini vurgulamasına rağmen, mevcut siyaset yukarıda belirttiğimiz gerekçelerle bu söyleme kulak tıkamaktadır.
Tüm bu zorluklara rağmen, 2002’den 2026’ya uzanan bu dönemde Türk kadın sporcular ve bilim insanları, ulusal ve uluslararası arenada elde ettikleri olağanüstü başarılarla adlarını duyurmuş, duyarlı toplumda giderek artan bir takdir ve ilham kaynağı olmuşlardır.
Türk kadın sporcular, özellikle son yıllarda takım sporlarından bireysel branşlara kadar uzanan geniş bir yelpazede dünya çapında ses getiren başarılara imza atmıştır.
A Millî Kadın Voleybol Takımı, 2023 FIVB Milletler Ligi’ni şampiyon olarak tamamlayarak tarihinde ilk kez bu unvanı elde etti. Kadın Millî Basketbol Takımı, 2011 Avrupa Şampiyonası’nda gümüş madalya kazanarak önemli bir başarıya imza attı ve 2012 Londra Olimpiyatları’nda ülkeyi temsil etme hakkı kazandı.
Bireysel sporlarda da Bengisu Avcı, dünyanın en zorlu 7 açık su parkurunu tamamlayarak “Oceans Seven”ı bitiren ilk Türk sporcu oldu; Aysu Türkoğlu ise 2025’te Hawaii’deki Kaiwi Kanalı’nı 21 saatte yüzerek geçti. Paralimpik arenada Sümeyye Boyacı, doğuştan kolları olmamasına rağmen yüzme sporunda elde ettiği dereceler ve Tokyo Olimpiyatları’ndaki dördüncülüğüyle azmin sembolü oldu. Defne Kurt ise 2025 Dünya Para Yüzme Şampiyonası’nda üç altın madalya ve bir Avrupa rekoru kırarak tarihe geçti.
Bilim alanında da Türk kadınlarının sayısal varlığı ve başarıları, dünya ortalamalarının üzerinde bir seyir izliyor. 2002’de 26 bin 2 olan kadın akademisyen sayısı, 2020’de yaklaşık üç kat artarak 76 bin 668’e yükseldi. Bu, Türkiye’deki kadın akademisyen oranını Avrupa ortalamasının (yaklaşık %33) üzerine çıkararak yaklaşık %40 seviyesine taşıdı.
Bu artışın ötesinde, adını dünyaya duyurmuş pek çok başarılı Türk bilim kadını var. Özlem Türeci, eşi Uğur Şahin ile birlikte geliştirdiği BioNTech aşısıyla küresel çapta tanındı. Feryal Özel, tarihin ilk kara delik fotoğrafını çeken ekipte yer alması ve NASA Astrofizik Komitesi Başkanlığı ile dikkat çekti. Canan Dağdeviren, Harvard Üniversitesi Genç Akademi üyesi seçilen ilk Türk olurken, cilt kanserini teşhis eden giyilebilir bir cihaz geliştirdi. Burcu Özsoy ise Antarktika’ya giden ilk Türk kadın bilim insanı olarak araştırmalarıyla uzay çalışmalarına ışık tutuyor.
Ancak bu başarı öykülerinin arka planında, toplumsal algı ve karşılanma biçimlerine dair önemli detaylar da bulunuyor. Sporcuların ve bilim insanlarının başarıları, özellikle genç kızlar için güçlü birer rol model görevi görse de, akademik çalışmalar, dinî motivasyonlu gazetelerde bilim kadınlarının görünürlüğünün Türkiye’deki gerçek oranlarının oldukça altında olduğunu gösteriyor.
Kadın akademisyenlerin sayısal fazlalığına rağmen, üst düzey akademik unvanlarda (profesör, doçent) temsil oranları belirgin şekilde düşüyor. Kadınların kariyerlerinde ilerlemek için erkek meslektaşlarına göre daha fazla çaba göstermeleri beklentisi yaygın bir sorun.
Özellikle Türkiye gibi toplumsal baskıların yoğun olduğu ülkelerde, bilim kadınlarından sıklıkla kariyerleri ve aile hayatları arasında bir seçim yapmaları bekleniyor.
Ayrıca akademik ortamlarda kadınlardan, uzmanlık alanları dışındaki organizasyon veya sekreterlik işlerini üstlenmeleri gibi ek görevler beklenebiliyor.
Tüm bu başarıların ve mücadelelerin temelinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün kadına verdiği değer yatmaktadır.
O, bir ulusun muasır medeniyet seviyesine ulaşmasının yolunun, kadınlarını hak ettikleri konuma getirmekten geçtiğine inanıyordu. Atatürk’ün Türk kadınına armağan ettiği en büyük haklardan biri, hiç şüphesiz seçme ve seçilme hakkıdır.
5 Aralık 1934’te Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan değişiklikle Türk kadınına milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındı. Bu reform, birçok Batı ülkesinden önce gerçekleştirilmiş olup, kadınların toplumsal hayattaki yerini sağlamlaştıran devrim niteliğinde bir adımdı. 1930’da belediye seçimlerine katılma, 1933’te muhtar olma hakkını elde eden kadınlar, 1935’teki ilk genel seçimlerde 17 kadın milletvekiliyle Meclis’te yerlerini aldılar.
2026 yılında Makao’da kazanılan voleybol şampiyonluğu, bu tarihî mirasın günümüzdeki en parlak yansımasıdır.
Takım kaptanı Gizem Örge’nin kaldırdığı kupa, aslında sadece bir voleybol zaferinin ötesinde, Atatürk’ün sözünün ne denli ileri görüşlü olduğunu gösteriyor. Millî voleybolcu Zehra Güneş’in zafer sonrası yaptığı açıklama bu bağlamda çok anlamlıydı.
“Önümüzde daha uzun bir yol var. Bunlar başardıklarımızın yarısı. Güzel günler bizi bekliyor. Atatürk’ün kızları olarak açtığımız bu ışıkta alttan gelenlerle birlikte bu bayrağı daha yükseklere taşımak için çalışacağız.”
Aynı ruh, Eda Erdem’in, Federasyon Başkanı’nın “Ne istersiniz?” sorusuna verdiği cevapta da saklıydı.
“Atatürk’ün sporcu kızları, ülkesi adına kazandıkları başarıyı pazarlık konusu yapmaz. Ne prim ister ne de başka özel bir şey. 85 milyona yaşattığımız mutluluk bize yeter.”
Ancak tüm bu başarılara ve haklara rağmen, Atatürk’ün “Kadınlarını geride bırakan toplumlar, geride kalmaya mahkûmdur” uyarısı ne yazık ki hâlâ günümüzde geçerliliğini korumaktadır.
Atatürk’ün kızları, yani Türkiye’nin tüm kadınları, onun açtığı çağdaş ve aydınlık yolda emin adımlarla ilerlemektedir.
Filenin Sultanları’nın zaferleri, bu yolun meyveleridir. Ancak sahadaki her başarı, aynı zamanda sokakta ve evde yaşanan zorlukları hatırlatır. Atatürk’ün mirası, sadece geçmişte kalmış bir haklar bütünü değil; kadınların eğitimden siyasete, spordan sanata her alanda eşit ve özgür bireyler olarak var olma mücadelesidir.
Bu mücadele, “Işığı bulduktan sonra yakalamak” anlamına gelir. Yani, Atatürk’ün yaktığı meşaleyi sadece görmek değil, onu sahiplenerek hak ettiğimiz tüm başarıları kazanmak ve bu yolda karşılaşılan engelleri, haksızlıkları ve şiddeti aşmak demektir.
Türk kadınının omuzlarında taşıdığı bu onur, onu göklerdeki yerine taşımaya devam edecektir. Çünkü Atatürk’ün dediği gibi,
“Daha emin ve daha doğru olarak yürüyeceğimiz bir yol vardır. Büyük Türk kadınını çalışmamıza ortak kılmaktır.”
Ve o ortaklık, bu ülkenin en büyük gücü, en parlak geleceğidir.
Bütün bu yazdıklarımdan sonra, A Millî Kadın Voleybol Takımı’ndaki kızlarımızın
“Biz Atatürk’ün kızlarıyız” demeleri ne kadar haklıdır.
Sağlıkla ve kadına saygıyla kalın.
Mustafa Ozcan
mozcanraad@gmail.com
The post Atatürk’ün Kızları first appeared on Hollanda Haberleri.

7 saat önce
27














Dutch (NL) ·
Turkish (TR) ·