Atatürk

2 saat önce 17

 

Değerli okurlarım,

Yazmaya başlamadan önce geçtiğimiz hafta bayramımız olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı ve bugünkü Hollanda’daki kralımızın gününü en içten duygularla kutlarım

 

Bu yazımı geçen hafta paylaşacaktım. O günkü yazımda Siyonist ve Cihatçı şiddeti konusu bazı okurlarımı rahatsız etmiş. Kimi doğrudan telefonla aradı, kimi mesaj attı, bazıları ise hızını alamayıp her ikisini de yaptılar.

 

Kimi vicdanen sorguluyor, kimi kendi penceresinin darlığıyla… Tabii ki hepsi olacaktır, olsun da ki ortak bir yerde buluşalım.

 

Lakin benim yazımın ne dinle ne de samimi inananla ilgisi yoktu. Cihat kelimesine takılanlara da şunu söylemek isterim benim sorunum Cihat’la değil, Cihat diyerek kafa kesen canilerle.

 

Bunları yazdıktan sonra asıl bugünkü konumuza, Atatürk’le sorunu olanlara gelelim.

 

Ben vatanımı, milletimi, dinimi, Cumhuriyetimi ve bu vatanı bize armağan eden Atatürk’ü seven, ona minnet duyan biriyim.

 

Bu yazımda, son günlerde artan bazı eleştiriler yüzünden Atatürk ve Cumhuriyet devrimlerini her fırsatta anlatacağım.

 

Amacım kimseyi yargılamak değil, farklı bakış açılarına saygı içinde bir çerçeve sunmaktır.

 

Mustafa Kemal, cepheden cepheye savaşmış, vatanını milletini seven Osmanlı’nın başarılı ve değerli bir Türk subayıdır.

 

Ülkemiz emperyalistlerin işgaline uğradıktan sonra, vatanı kurtarmak için silah arkadaşlarıyla birlikte Kurtuluş Savaşı’nı başlatmış ve kazanmıştır. Bu sebeple Türk milletinin Atası, Türk’ün Atatürk’ü olmuştur.

 

Türk halkı, İstiklal Marşı’mızda olduğu gibi “Ben ezelden beri hür yaşadım, hür yaşarım” dizesinde ifadesini bulduğu üzere, Türkler tarihin hiçbir döneminde esaret altında yaşamamıştır, yaşayamaz da zaten.

 

Cumhuriyet kurulduktan sonra, az imkânla küllerinden doğan bir ülke düşünün. O günlerin zor şartlarında hızlı kararlar alması, ülkeyi ayağa kaldırmak için her alanda acil hareket etmesi gerekiyordu.

 

Tarihi değerlendirirken, o günün şartlarıyla, o günün bilgisiyle ve imkânlarıyla değerlendirmek gerekir.

 

Bugünün bilgisiyle geçmişe bakarak “kesin hata yada doğru” demek doğru olmaz.

 

Ancak her lider gibi Atatürk’ün de bazı uygulamaları, bugünkü bilgiler ışığında tartışılabiliniz.

 

Tabii ki bu tartışma, saygı sınırları içinde kaldığı sürece eleştiride yapılabilir.

 

Atatürk’ün dine karşı olduğu iddiasına gelince: Atatürk hiçbir zaman dini inkâr etmemiştir. Tam tersine, “Din, insanların vicdanlarında yer almalıdır” diyerek dinin özünü vicdanla ilişkilendirmiştir. Onun karşı çıktığı şey, dinin bireysel çıkarlar için araçsallaştırılmasıdır.

 

Prof. Dr. İlber Ortaylı ile bir seyahatimde THY misafir salonunda denk gelmiştim. Uçağımız ertelenmişti. Bu konuyu kendisine sordum. Gülerek, “Kaç kitabımı okudun?” dedi. Ben de ilkokul öğrencisi gibi cevap verdim: “28.” Dedi ki: “Eksik okumuşun, benim 50’nin üstünde kitabım var.” Ardından şöyle cevap verdi.

 

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın ifadesiyle: “Atatürk hiçbir zaman samimi bir din adamını astırmamıştır.” Yani Atatürk’ün sorunu inançla değil, inancın siyasal çıkar için dincilerin kullanılmasıyladır.

 

Dindar ve dinci dediğim bu iki kavramı kendimce izah etmeyi gerekli görüyorum.

 

Dindar kişi, inancını bireysel olarak yaşayan, kimseye zorlamayan kişidir. İbadetini asla çıkar, reklam ya da gösteriş amacıyla yapmaz.

 

Dinci kişi, ise samimiyetten uzaktır. Dini sadece kendi çıkarları için kullanır.

 

Dindarın tam zıttı dır; samimiyetsiz ve mütevazılıktan uzaktır.

 

İbadetini Allah’la arasında kalması gereken bir şeyken göze sokarcasına reklam yapar.

 

Samimi dindarları kandırır. Dini siyasallaştırır ve dinde olmayan kurallarla eylemleri sözde hadis diye üreten kişidir.

 

Dini siyasete alet eden anlayış, ise Atatürk’ün eleştirdiği noktadır.

 

Bu ayrımı yapmak, eleştiriyi kişiselleştirmeden yürütmek açısından önemlidir. Çünkü Atatürk’ün çatışması hiçbir zaman dindar insanlarla değil, dini siyaset ve hukuk aracı haline getiren dincilerle olmuştur.

 

Bu nedenle insanlar dini anlasın ve dinciyle dindarı ayırt etsin diye kendi parasıyla Kur’an-ı Kerim’in Türkçe mealini Elmalılı Hamdiye yazdırmıştır.

 

Hilafetin kaldırılması, o dönemde fiilen işlevsiz hâle gelmiş bir makamdı. Aslında hiçbir hükmü olmayan bu makam, Osmanlı Padişahı V. Mehmed Reşad’a aitti.

 

O, tüm Müslümanların Halifesi olarak I. Dünya Savaşı’nda Müslümanları İtilaf Devletleri’ne karşı cihada çağırdı.

 

Ancak Şerif Hüseyin önderliğindeki Arap kabileleri bu fetvaya karşı gelerek İngilizlerle işbirliği yaptı ve Osmanlı’ya isyan etti. Bu isyan, ciddi asker ve toprak kaybına yol açtı.

 

Bu nedenle Atatürk, işlevsiz hâle gelmiş hilafeti kaldırarak, gerçekte var olmayan İslam birliği fikrine dayanan siyasi iradeyi ortadan kaldırdı.

 

Tevhid-i Tedrisat ile eğitim birleştirilmiş; tarikatlara ait tekke, zaviye ve türbeler kapatılarak eğitim bilimsel esaslara göre yeniden düzenlenmiştir. Çünkü çağdaşlaşmanın temeli eğitimdir.

 

Atatürk, bizi dogmatik yapılara değil, sorgulayıcı bir toplum olarak hedeflemiştir.

 

*1926’da kadın-erkek eşitliği getirilmiş, çok eşlilik, çocuk yaşta evlilik ve dini mahkemeler kaldırılmıştır. Bu düzenleme, kadınları birey haline getiren en büyük devrimlerden biridir.

 

O tarihlerde modern demokrasilerde bile bulunmayan bu hakların Türkiye’de var olması, dini siyasete alet eden çevrelerin bugün bile en çok kızdığı konuların başında gelmektedir

 

Şapka Kanunu, kıyafet devrimi ve kadının kamusal hayata katılması gibi değişimler kesinlikle Batı taklitçiliği olarak görülmemelidir.

 

Bunlar, çağdaş bir toplum inşasının gereği olarak değerlendirilmiştir.

 

Bu bağlamda Atatürk, “Medeniyet maskeyle değil, zihniyetle kazanılır” sözüyle dini siyasete alet eden çevrelerin hem o dönemde hem de bugün hedef tahtası haline gelmiştir..

 

Laiklik, bugünkü suçlamaların belki de en büyüğü laikliktir.

 

Atatürk’ün laiklik anlayışı, dinin devlet işlerine, hukuka ve eğitime karıştırılmaması değil; tüm inançların eşit mesafede güvence altına alınması esasına dayanır.

 

Laiklik dinsizlik değil, inanç özgürlüğünün teminatıdır. Devlet bir dine göre değil, tüm vatandaşlara eşit mesafede durur; kanunlarla ve adaletle yönetilir.

 

Dini siyasete alet eden çevreler ise laikliği “dinsizlik” olarak görürler, maalesef yüz yıldır da öyle görmeye devam etmektedirler.

 

Değerli okur, Atatürk’ü seversiniz sevmezsiniz, o ne yaptıysa halkı için en iyisini istemiştir.

 

Laiklik sadece bir ilke değil, Cumhuriyet’in omurgası haline gelmiştir. Zira laik düzen, ülkemizde farklı inançların, yaşam biçimlerinin ve fikirlerin bir arada yaşayabilmesini sağlayan tek temeldir.

 

Bugün hâlâ bazı çevrelerin Atatürk’ü hedef almasının nedeni değişmedi: Laik Cumhuriyet, dinin siyasetteki “iktidar alanını” sınırladığı için bazıları tarafından tehdit olarak görüldü ve hâlâ görülüyor.

 

Oysa laiklik, inananı da inanmayanı da korur. Çünkü din özgürlüğü ancak özgür bir devlette var olabilir.

 

Son Söz

Atatürk, dini kullanarak halkı yönlendirmek isteyen zihniyetlere karşı durmuştur. Cumhuriyet devrimleri, bu ülkenin çağdaşlaşma adımlarıdır. Onları anlamak, korumak ve geliştirmek hepimizin görevidir.

 

Tarihine, vatanı uğruna her şeyini veren bir lidere saygı duymayan; vicdanını, merhametini yitiren bir toplum, aslında her şeyini kaybetmeye mahkûmdur.

 

Sağlıkla, sevgiyle ve bilhassa bir birinize saygıyla kalın,

Mustafa Ozcan

 

The post Atatürk first appeared on Hollanda Haberleri.

Makalenin tamamını oku